Ağlar insan dediğin. Yüklü bulutsa içi, çarpar kendini, rüzgarla göğe. Tokat gibi patlar.. Çenesinde, sessizliğine karışan damlalar. Damlalar eline, avuçlarına boşalır. Kuraklığı dinene kadar ruhuna akıtır. Güz yağmuru, kış ayazı ne geliyorsa artık gözlerinden. Tüm gelmiş geçmiş öfkesi, biriktirdiği kırılmalar, kırdığı kalpler, kırılganlığını anlamayanlar, anlamsız dargınlıklar süzülür, yanakları al al, boşluğa sığdıramadığı neyi varsa.. Gözleri takılır uzaklara elinin tersiyle siler yüzünü.. Avuçlarına bakacak cesareti bulana dek yumruk yapar iki elini.. Ne de olsa tüm kirli ve temiz sırlarını bir onlarla paylaşıp, aşmıştır, kendini.. Avuçları sessiz, sadık, tanık ve tanıdık bir dosttur, yumruklarına gizlenen.
Kolları asılı hayret, zaman su.. Nasıl tutundu yaşam? Belirsiz, ne ile besledi nefesini? Nefes derin tek seferde içeride. Sıcak Temmuz sabahı buzlu suyunu itinayla hazırladı. Tek ayık yer çift kişilik yatağı. Bataklığında arınmak tamam da, kim kimi uyandırdı anlamadı. Baktı, tostoparlak vücut, tahminen kırk beden üst baş etrafta salkım saçak.
Soyunduğunu hatırlıyordu tamam, ya sonrası. Avucunda yakaladı suyu, vurdu defalarca jilet gibi, keskin. Göz kapakları dondu. Çenesinden süzüldü gece, aktı. Kırk beden büyüdü suda yüzü. Elleri sıcağın katili oldu. Kendisini ıslattı kalan soğuklukla. Buz eridi, ellerinden gecenin teri süzüldü. Aynaya damlalar savruldu, bu bedeni tanıyor olsa hatırlardı, zor tabi.. Aynadan yatağa aktı yüzü, kadınlar içinden geçti, üzüldü. Usulca örtüğü havalandırdı.
Gönlü kor ve dağlarda gizlenmiş, bakışları rüzgarda genişleyen içe işleyen mavi buz.. Bir kırılma belirsiz uzaktan, alçak seslerden hüznü, bas bariton derdinin matemi, çığlıksız sade bir o kadar da.. Yavru kuş konduğunda avucuna; bu tutmuş, bu temizlemiş, o hiç pişiremeyen lokmalarını hatır için yemiş. İtirazı, bağlayan neyse ona!? Kim koymuş avucuna iki yavru? O mu beslemiş? O mu büyütmüş? Kurda yem köpeğe kemik, av zamanlarından kalan dağınık hikayeler!! Ay şahit, el şahit al yanaklarında tebessüm. Affedilmeyenlere yolladığı affetmiyordum, ama olmadı, içerikli bir sitem. El şahit, elleri minevvel minahir göğsünde, mavi buzdan ateşler altında dev lahdinde. Taze meyveler ve buzda ceviz, anason tadında tatlı son, artık gönlü tamam.
Terden sırılsıklam ve avuçlarında ağaçlarda sallandığı günler, çenesi sus demek için o zamandan mühürlü. Sakinliği gizlenen yüksek sesinin perdesi.. Teninden kopardım, yine de iniltiyle kıvrandı ve sessizlik. Kalabalıkta hissedilmeyen belirsiz yüzü; uzakta, soğuk ve gözlerinde derin dinlenişin dinginliği dinlemesi gibi. Var yok arasında, geniş, çok şeritli. İnanışı, irdelemeden çözülüşü sağlaması, hala sakin olmasına hayret. Gölgeli ormanda her şey kıyı kenar. Herkes kadar bronz, bir o kadar net buz beyaz. Omuzlarında iki kıta melez. Sanki, hem Avrupa hem Afrika kökenli, Afro.. Afrasız tafrasız, sandığımdan sesli, o ve diğerleri daha bilemediğim alfabelerde ve çok fazla kelime anlamları var. Kendinden içten afrodizyak etkisiyle afyon dinginliğinde. Ben adını tercih ederim, diyordum, yendi, o mesafe artık yok.
Sırtında saplanmış bir bıçak ve diyordu Sezar: Sen de mi Brütüs??
İşte bu dünyada en kısa haliyle en derin konuya geçiş başlıyordu. Bildiğiniz derin dipsiz kuyu. Böyle kötülük olur mu ya, demiş olabilirsiniz içinizden. Çünkü hemen anladınız, Sezar’ın kime neyi kastederek o cümleyi kurduğunu. Kendi celladını doğurup besleyip, öldürmez beni nasılsa, diyerek, arkanızı ona dönüp yürüyerek gitmek, cesaret ister.
Komşu kıyılarımız yok, hayatımız bir tane tek kullanımlık. Diyemeyiz ki gidip; nerde, o tarafta neler oluyor, bakıp göreyim, yaşayayım.. Sırtımızda dost denen o bıçak ve onun kanlı gözü, kalbimizde ihanet, yürütürüz kendi gerçekliğimize. Ve, tabi kötü son. Olur da o kötü son çok erken gelmez de, gecikirse.. İşte o an yaşam sahnesinde bilinmez sayıda perde aralanır, yonca şeklinde çevre yollarına benzer sarmallar içinde yürür insan. Bazen aynı yöne tekrar tekrar dönerek, başlangıca vararak. Haliyle bu çıkmazda bin bıçak gözü kan revan, yıkık viran.. Düşe kalka. Kan kaybından asla ölmeden, ama sürünerek kimi zaman. Hatta mitolojik bir kahramanın defalarca sırtında bir taş, zirveye ulaşmaya çabalaması kadar büyük dertleri olur. Milyonlarca çakıl taşı dolu yaşam yükü, tabiatına uygun döngüye geçerken; kadın suretleri, erkek öyküleri, çocuk gülüşleri, hepsi çakıl taşlarının arasına şeker pembesi ışıltılar saçar…
Brütüs nerede, derseniz, o zaten yürüdüğünüz yolun ta kendisi. Sezar mı ne oldu?? İşte hayatın kendi sarmalı, tıpkı bir kedinin kördüğüm ettiği ninenizin yün yumağı kadar karıştı.. Sezar siz oldunuz.
Dedim ya az evvel konuyu hemen anladınız. İşte konu sizsiniz.
Yüksek duvarlar ardına tellere betona hapsedildi bazılarınız. Soğuk ve açlığın sınırlarında yürütüldünüz. Kapalı kapılar ardında acınızı çektiniz. Bir gün vicdansız inançsız Tanrı’dan yoksun eller sizlere kıydı. Minnacık zehirli ilaçlarla kıvrandınız. Oysa sandınız, doyurmak sevmek oynamak için uzanıyor o eller.. Kalbimizi söktü o hain düşünceli vicdansızlık. Siz inledikçe, dişlerinizin arasından hırıltılı salyalar aktıkça, bin kere öldük.. Bunları gördüğümüzde herşey olup bitmişti. Siz yoktunuz. Çırpınışınız bitirdi bizi, ağladık günlerce. Kabus gibi gecelerimiz oldu. Ama siz yoktunuz.. Bir gün olur da, bir cennet bahçesine gidersem, kabul olursam o diyara, Tanrı’dan dileğim; yaşarken acı ve kötülükle öldürülen tüm masum hayvanlar olsun etrafımda. Onlarla cennette acıyı sarayım.. “Tanrı size bunları yaşatanları derin ateşli kuyularda tutuyor, hepinizi çok seviyorum”, korkmayın artık, diyebileyim.